Eski Istanbul Kirmizi.jpg

ESKİ İSTANBUL'DA BAKKALLAR

Dukkanlar-Abdullah Biraderler 1890

Dukkanlar-Abdullah Biraderler 1890 .

İstanbul'da ve bütün Türkiye'de bakkallık, bakkaliye ticareti, diğer bütün esnafta ve ticarî alanlarda olduğu gibi Tanzimat devrine kadar «gedik (1)» denilen sınırlamaya bağlıydı. Yani bir kişi, sermayesi ne olursa olsun, istediği zaman, istediği yerde bir dükkân bulup bakkallık yapamazdı.
(1) Gedik: Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz.
İstanbul’da gerek çarşılarda, gerek mahalle içlerindeki bakkal dükkânları, yerlerine varıncaya kadar belirlenmişti; devlet, semtin ihtiyacını ve esnafla, halkının başvurularını kabul ederek yeni bir bakkal dükkânı gediği oluşturmadıkça var olan bakkal esnafına bir yenisi katılamazdı. Gene bütün esnaf gibi bakkallar da pirleri, yiğit başları ve devletçe atanan kethüdaları ile bakkallar loncasında sağlam kefalet altındaydılar; devletçe konulan fiyatlandırmalara ve esnaf tüzüklerine uymak ve özellikle hileli terazi ve dirhem kullanmaktan mutlaka sakınmaya, bu kefaletle de ayrıca mecbur idiler.
Gümrük kurallarınca her bakkalın yanında kaç çırak bulundurabileceği de belirlenmişti; çıraklar da kefalet altına alınırdı.
İstanbul’da bakkallık, Tanzimat devrinde gediklerin kaldırılma tarihine kadar yalnızca Müslümanların elindeydi. Bu tarihten sonra, ilk olarak kendi aralarında bile Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Türkler bakkallık yapmaya başladılar.

Manav-Abdullah Biraderler 1890

Manav-Abdullah Biraderler 1890

İstanbul kadısına gönderilmiş 1806 tarihli bir fermandan, gedik kurallarına ve kefalete rağmen, bazı uygunsuz kimselerin İstanbul’da bakkallık yolu ile büyük ölçüde dolandırıcılığa teşebbüs ettiklerini, gedik kurallarına ve kefalet işlerine bakanların görevlerinde dikkatli davranmadıklarını öğreniyoruz; fermanın bu maddeyle ilgili olan kısmının günümüz Türkçesine çevrilmiş kısmı şöyledir:
«... İstanbul’da Balkapanı ve Galata'da Yağkapanı tüccarları, zeytinyağı ve sabun tüccarları, odun kapısı tüccarları, kuru yemiş ve pekmez ve pirinç tüccarları ve mumcu esnafı ile bakkal esnafının ellerine verilen fermanda açıkça anlatılıp açıklandığı üzere, bakkallar, sattıkları malları alıp, yukarıda gösterilen tüccarlar tarafından İstanbul’a getirilen çeşitli zahireyi Pazarbaşı ve Bölükbaşı ve Ustabaşıları aracılığıyla alacak, bunları kefilleri alınmış, düzenli bakkal esnafına dağıtacaklardır. Malın dağıtımında sekizde bir bedelini esnaftan kolaylıkla tahsil edip, tüccara vereceklerdir. Kefile bağlı olunmayanlar, bakkallık yapamaz. Halk tarafından bilinmeyen bazı kimseler İstanbul’da, Galata'da, Eyüp'te, Üsküdar'da bakkal gediği elde ederek ve bu gediği aldıkları yerden (meselâ İstanbul’dan Üsküdar'a, Üsküdar'dan Eyüp'e) diledikleri yere nakil için Galata, Eyüp ve Üsküdar hâkimlerinden ve diğer mahkemelerinden ilâm ve senet alarak düzen koşullarına aykırı olan yeniden bakkal dükkânları açtıkları, tüccardan mal aldıktan sonra, kaçıp kayboldukları, tüccar malının bu suretle zayi olduğu öğrenilmiştir. Bundan böyle İstanbul’da ve Galata, Eyüp ve Üsküdar'da ve buralara bağlı yerlerde gedik nakletmek, yeniden gedik açmak, esnaf tarafından birbirlerine gedik satıp almak, borca karşı gedik rehin vermek gibi durumlarda, ancak İstanbul kadılarından alınan senet ve ilâmlar geçerlidir. Bakkallardan biri, tüccardan satın aldığı zahirelerin borcunu ödemede alacaklısı tüccarı üzerse, yahut borcunu ödemeden ölürse, yahut iflâsını ilân ederse, elinde mevcut malı ve veresiyeden alacakları, pazarbaşı ve diğerleri tarafından ve mahkemece yazılarak satılacak, borçlarını ödemeye yetmezse sahibi bulunduğu bakkal gediği, İstanbul Kadısı huzurunda satılacak, onun bedeli yetmezse, kalan borcu, kefillerinden tahsil olunarak alacaklısı tüccara verilecektir. »
«Bundan böyle, bu haller yine tekrarlanırsa, bakkal yolsuzluğu yüzünden tüccarın uğrayacağı zararı görevlerini ihmal eden pazarbaşı, bölükbaşı ve ustabaşılar ödeyeceklerdir.»

Bakkal-Abdullah Biraderler 1891

Bakkal-Abdullah Biraderler 1891

Realist romancı Salâhaddin Enis, «Bataklık Çiçeği» adındaki eserinin «Lambo Usta» başlıklı hikâyesinde, İstanbul’un bir Karamanlı bakkal tipini çizmeye çalışmıştır; aşağıdaki satırları o hikâyeden alıyoruz:
«... Bütün hemşerileri memleketlerinde evini, öküzünü satıp, paralarını kemerlerine doldurduktan sonra, günün birinde köyün şehre giden yollarında bir gölge halinde silinip kayboluyorlardı. Bu yol, onları İstanbul’a, paranın bol olduğu İstanbul’a götürüyordu.»
«Şimdilik, karısını da yanına almaya lüzum görmemişti... O, akşama kadar evin köşesinde pinekleyip, ağzında sakızı geviş getiren bir mahlûktan başka bir şey miydi? Hususiyle İstanbul, yalnız paranın değil, karının da bol olduğu bir memleketti.»
«Lambo usta, tam dört senedir İstanbul’un içerlek mahallelerinden birinde ticaret yapıyordu. Mahallenin yegâne bakkalıydı, içeriye giren her müşteri, tezgâhı başında kirli yapraklı veresiye defterinin buruşuk sayfaları karşısında, iri şişkin karnı, iki geniş kıvrım teşkil eden yuvarlak ensesi, pos bıyıklarla meşhur yağız esmer çehresiyle Lambo ustayı her zaman meşgul bulurdu. Böyle bitmez tükenmez neler yazıyordu? Bunu hiç kimse bilmezdi. Mahalleli içinde en cimrisi olan mümeyyiz mütekaidi Hacı ibrahim Efendi'den tutunuz da, kahveci İsmail’e kadar herkes ona borçlu idi.»
«Kısa bir zaman içinde mahallelinin taşıdığı zihniyeti pek kolaylıkla öğrenip anlamıştı: İstanbullular, malın iyiliğinden çok ucuzluğuna bakıyorlardı; müşterilerini gübre İle karın doyuran ördeklere benzetiyordu.»
«... Ticaretinin sırrına kimse akıl erdirememişti. İki sokak aşın bakkal Mihal'in on ikiye sattığını o, mutlaka on bire veriyor ve müşterilerine hiç bir şey kazanmadığını, ancak sermayesine verdiğini söylüyordu. Onun bu ucuzluktaki maksadı, öteki mahallenin müşterilerini kendisine yönlendirip, bakkal Mihal'ı iflâs ettirmek ve ondan sonra istediği gibi mahalleyi haraca kesmekti.»
«Bu, pek kolay bir iş değildi; bakkal Mihal gibi, senelerden beri küflenmiş, ev bark sahibi olmuş, küplü bir bakkalı devirmenin kolay iş olmadığını kendisi de biliyordu.»
«... Larnbo usta, mahalleliye güler yüzle nüfuz etmekte idi... Son zamanlarda mahalleliden bazı ileri gelenlerin muvafakat ve yardımıyla dükkânında bir de tezgâh açmıştı. Madem ki mahallede akşamcılar vardı, o halde bunların ötede beride meyhane meyhane dolaşıp gece yarılarına kadar çoluk çocuklarını sofra başında bekletmelerindense, buracıkta işlerini görmeleri daha muvafık değil miydi? »
«Lambo usta, dükkânının iç tarafa kıvrılan mahzenini buna hasretmişti. Akşam olur olmaz komiser Mehmed Efendi'den tutunuz da, Hacı Nuri Bey'e kadar akşamcılar, birer ikişer iç tarafta isli bir lâmba altında toplanıyor ve orada, bir kadehle işlerini pek güzel görüyorlardı. »
«Kazancına rağmen ortada bir eksik vardı: Kadın... İki tulum gibi sarkan memeleriyle ineğe benzeyen karısı, gençliğinin bir hatası olarak boynunda kalmıştı... Köyde bile evlilik içinde bekâr hayatı yaşamakta idi. Bununla beraber karısını getirmediğine müteessifti... Kadın mahrumiyeti içinde geçen gecelerde, bütün çirkinliği ile beraber karısını arzu ediyordu. »
«... Lambo usta, adım atacağı yeri yoklamadan ayağını uzatır adam değildi. Arada din farkı vardı... Dikkat etmeliydi. Köşedeki pembe eve taşınan hariciye kalemi kâtiplerinden Necip Fehmi Bey'in hizmetçisi Anika diğerleri arasında bir istisna teşkil ediyordu... Kendisiyle onun arasında muhabbete mâni bir sebep yoktu... Bu bir açık kapı idi. »
«Her ne kadar Anika, Lambo ustaya yüz vermemekte ise de, yola getirmek zor bir şey değildi. Önceleri ılık bir hava gibi damarlarına nüfuz eden bu kızgın aşkı, kısa zamanda bir ateş gibi vücudunu sardı. Bu aşk, sakin ve neşeli hayatında büyük bir değişiklik husule getirdi. Alaycı bir papağan gibi saklayan Lambo usta, ıslak ve miskin bir kargaya dönmüştü. Tezgâhın başında akşama kadar Anika'sını bekliyordu...
«Anika, Lambo ustanın kendisine tutkun olduğunu biliyordu. Onu tam burnundan yakalamıştı. Bile bile eliyle veya koluyla ona değiyor, bakkalı çıldırtıyordu. Kendisini dirhem dirhem satıyor, konuşmaları en lezzetli yerinde bırakıp, eve geç kaldığını söyleyip dükkânı terk ediyordu. »
«... Şimdi Lambo usta da, müşteri ile beraber kadeh toka ediyor, üzüntülerini gömmek istiyordu. Artık şen, güler yüzlü, kurnaz değildi. »
«Lambo, bir bataklık içine düştüğüne pek emindi. Bu nedenle içine düğüm vuran bu adamın nazarında artık paranın da kıymeti kalmamıştı. Bir sonbahar akşamı Lambo ustayı Karaman yollarında, bir eşeğin sırtına vurulmuş iki heybe ortasında, neşesiz ve hasta, İstanbul’dan köyüne dönerken gördüler...»
Salâhaddin Enis'in bu Karamanlı bakkal tipi her halde çok abartılıdır. İstanbul’un Müslüman mahalle bakkalları, Karamanlı bakkalların veresiyecilikte gösterdikleri sonsuz cesaret karşısında gerilemişler, evlerinde konuştukları dil de Türkçe olan bu Anadolu Rumları, İstanbul mahallelerinde açtıkları dükkânlarda veresiyecilikle tutunmuşlar, «veresiye defterleri üzerinde hiç kimsenin neler yaptığını bilmediği bitmez tükenmez bir meşguliyetle durmuşlar» idi. Fakat hiç biri Salâhaddin Enis'in anlattığı bir Lambo usta olamamıştı.

Resim-2

- Öyle bir eser okumak istiyorum ki heyecandan çıldırayım.
- Bakkalın hesop pusulasını oku.
(Cevat Şakir, Akbaba Dergisi, 1923)

Eğitmen Memduh Cevdet, meşhur çiçekler, amatör çiçek meraklıları konusunda şunları yazıyor:
«Yüz üç yaşında vefat eden Müşir Fuad Paşa'dan ve doksan yaşına kadar yaşayan Balıkhane Nâzın Ali Rıza Bey merhumlardan öğrendiğime göre Hoca Husrev Paşa, Kıbrıslı Mehmed Paşa, Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey, Hıdîv ismail Paşa ve Prenses Zeyneb Hammefendi'nin bahçeleri yüzlerce, binlerce çiçeklerin sergisi imiş. Pek değerli çiçek mütehassısları dolgun maaşlar alarak bu bahçeleri tanzim ederlermiş».
İstanbul civarında sur dışında, Boğaziçi'nde, Üsküdar'da gayet büyük ve meşhur çiçek bahçeleri vardı. Bir kısım çiçekçiler işlerini bir çeşit üzerinde ihtisasa dökmüşlerdi, örneğin sadece gül veya sünbül, karanfil, fulya yetiştirirlerdi. Bahçeler de sahiplerinin isimleriyle beraber, örneğin«falanın gül bahçesi, karanfil bahçesi, fulya bahçesi, manolya bahçesi» diye anılırdı. Bu bahçeler, sahiplerini iki türlü gelir temin ederdi, bir yandan yetiştirilen nadide çiçekler, İstanbul ve Beyoğlu çiçek pazarlarına gönderilir, bir yandan da bahçeler gezintiye çıkan iistanbul halkına bir mesire olarak açık bulundurulurdu.
Münir Süleyman Çapanoğlu bize verdiği notlarda çiçekçiler üzerine şunları yazıyor:
«Cumhuriyet devrinden önce, bu yüzyılın başlarında, düğünlere çiçek, sepet ve buketleri, cenazelere çelenk götürmek, göndermek âdeti yok idi, ama Müslüman Türk toplum hayatında çiçeğin fevkalâde bir itibarı vardı; bahçesiz evlerde bile pencere içleri, balkonlar karanfil, gül, sardunya, küpe çiçeği, fesleğen saksıları ile bezenmiş olurdu. Sıbyan mekteplerinde çocuklar her sabah hocalarına bir küçük demet götürürlerdi; hasta dostlara gayet zarif çiçek şişeleri içinde bir güzel karanfil, zerrin gönderilerek hâl ve hatır sorulurdu. Toplum hayatında, günlük çiçek tüketimi hiç şüphesiz ki zamanımızda olduğu kadar yaygın değildi. Çiçekçi dükkânları sınırlı idi ve ancak mevsimlikticaret konusuydu. Köprünün Haydarpaşa-Kadıköy iskelesinde, Anadolu ve Rumeli yakası Boğaz iskelelerinde, bir de Eminönü'nde köprübaşında tahsildar kulübesinin arkasındaki sergi dükkâncıklarda satılırdı. Her semtte çiçek satıcılığı istisnasız tulumbacıların elinde idi. Dükkân sergi sermayesini semtin sandık reisi koyardı, Çıraktan satıcısı da muhakkak uçan bir yiğit delikanlı yahut bir külhanbeyidelikanlı olurdu. Patron gayet temiz giyinir ve dükkân önüne atılmış bir iskemlede oturur, sigarasını, kahvesini içerdi; geçerken uğramış hatırlı kimselere ikramlarda bulunurdu. Çığırtkan delikanlılar, oğlanlar ise muhakkak yalınayak dolaşırlardı; karaya çalan koyu güvez fes kaşlar üstüne düşmüş, şakaklar zülüflü, sağ kulak ardına muhakkak bir gül goncası veya karanfil iliştirilmiş, sırtında allı pullu basma mintan, belinde kırmızı Girit kuşağı, yelek düğmeleri muhakkak çözük, incik kemikleri görünür de, baldırlar görünmez.
Ticaret malı çiçek olduğuna göre, çığırtkanın da kaş ve göz düzgünlüğü ve el ayak tırnaklarının kesiminin güzelliğine, düzgünlüğüne dikkat edilirdi ve her dükkân-serginin uygun bir yerine çiçek üzerine bir levha bulundurmak da âdet gibiydi, örneğin:
Ehl-i bezme çektirir zerrin kadehlerintizâr
Cur'a-i meyden midir sâkıy bu reng-îlâlezâr!
Ol gonca-i ser-mest sabah olsunuyansın
Âyîne-i mül gül yüzünü görsünutansın!

Anlamı:
Eğlence meclisinde altın kadehler ümit ettirir
Bir yudum içkiden midir sâki, bu renkli Lale bahçesi!
O konca ile başı dönen sabah olsun uyansın
Şarap aynasında gül yüzünü görsün utansın!

Karamanli Bakkal Tipleri

Karamanlı Bakkal tipleri.

Sultan İkinci Abdülhamid devri sonları ile Meşrutiyet devrinde İstanbul'un şık beyleri, gençleri, yaz ve kış, yıl boyunca her gün yakalarına bir çiçek takarlardı. Daha eskiler, Tanzimat'tan önceki devrin erkekleri ise çiçeği yakaya değil, başa takarlar, şapkanıntürü her ne ise üstüne sarılmış tülbendin bir kıvrımına iliştirirlerdi. Dal külah, dal fes olanlar da baş çiçeklerinin sapını külah veya fesin kenarından içeri sokarlar, çiçeği oradan şakaklarına sarkıtırlardı. «Müşterilerinin alacağı nesneyi eksik tartıp veren bakkalın hakkından gelinecektir, »
«Teraziler boş dururken gözlerinin iki tarafı beraber olacaktır. »
«Kullandıkları ağırlıklar da aynı olacaktır. »
«Her şeyin iyisini ve kötüsünü ayırıp satacaklardır, kötüyü iyiye  karıştırmayacaklardır.»
Gariptir ki yukardaki tüzükte ve benzeri esnaf tüzüklerinde, örneğin berber esnafının ve hamamcıların temizliği için türlü ihtarlar bulunduğu halde bakkalların temizliğe uymalaırı için en küçük bir işaret yoktur. Aksine bakkalların pisliği öylesine doğal görülmüştür ki, XVIII. yüzyılın seçkin yazarlarından Nâbî Efendi:
Çıkmaz ol çirk (2) ki pîrâheni (3) bakkaldadır!.. demekte tereddüt etmemiştir. Bakkalların temizliğe riayet mecburiyeti cumhuriyet devrinde konmuştur, diyebiliriz; fakat dikkatle tatbik edildiği söylenemez.
(2) Çirk: Pislik.
(3) Pirâhen: Gömlek, Önlük.
Dilimizde, özellikle İstanbul ağzında bakkal üzerinde atasözleri de vardır:
Bakkal ölünün borcunu diriye yükletir.
Bakkal bir müşteri için dükkân açmaz.
Bakkal kasap, hep bir hesap.
Gizemi unutulmaz İstanbul bakkallarının özellikle mahalle bakkallarının, maliyeye karşı tutumundan tutmak zorunda olduğu kayıtlar dışında, müşterilerle veresiye defterleri daima karma karışıktır. Pis, yağlı, kopuk, yırtık, hesapları yaparken karalanmış, çizilmiş, bakkalın kendisinden başkasının hesapların içinden çıkmak şöyle dursun, yazılan ve rakamları dahi okuması imkânsızdır. Hele rakamlar... Kuruş liraya karışır, haneler hiza izlemez, satırlar eğri, sütunlar yamuktur. Bundan ötürüdür ki herhangi bir anlamsız yazıya, çok rakamlı, çizilmiş kayıtlara, mektuplara da bazen dikkat çekmek, bazen alay ederek, «bakkal defteri!...» denilir.

Tablo-780

Resim-3

- Bu güzel havada neden şemsiye açıyorsun?
- Aman sus. Bakkala on lira borcum var. Görmesin.
(Muvaffak, Akbaba Dergisi, 1923)
.

Kaynak: Osmanlı Devrinde Bakkal; Reşat Ekrem Koçu, Hayat Tarih Mecmuası, Ocak 1970. Sayfa: 15-19.

____________________________________________________________________________________

ESKİ İSTANBUL'DA TULUMBACILAR VE YANDAN ÇARKLI İTFAİYE VAPURLARI

ESKİ İSTANBUL HAYATINDA ÇİÇEK VE ÇİÇEKÇİLİK

Çayın Tarihi ve Çay Türkiye'ye Nasıl ve Ne Zaman Geldi?

Tütün ve Enfiye İstanbul'a Ne Zaman Geldi? Eski İstanbul'da Kahveler

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 13)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 12)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 11)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 10)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 9)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 8)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 7)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 6)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 5)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 4)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 3)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 2)

Sultan Ahmet Parkı ve İstanbul'un Eski Eserleri (Bölüm 1)

Eski İstanbul (Bölüm 28) SON Eski İstanbul (Bölüm 27)

Eski İstanbul (Bölüm 26) Eski İstanbul (Bölüm 26) Eski İstanbul (Bölüm 25)

Eski İstanbul (Bölüm 24) Eski İstanbul (Bölüm 23) Eski İstanbul (Bölüm 22) Eski İstanbul (Bölüm 21)

Eski İstanbul (Bölüm 20) Eski İstanbul (Bölüm 19) Eski İstanbul (Bölüm 18) Eski İstanbul (Bölüm 17)

Eski İstanbul (Bölüm 16) Eski İstanbul (Bölüm 15) Eski İstanbul (Bölüm 14)

Eski İstanbul (Bölüm 13) Eski İstanbul (Bölüm 12) Eski İstanbul (Bölüm 11)

Eski İstanbul (Bölüm 10) Eski İstanbul (Bölüm 9)

Eski İstanbul (Bölüm 8) Eski İstanbul (Bölüm 7) Eski İstanbul (Bölüm 6)

Eski İstanbul (Bölüm 5) Eski İstanbul (Bölüm 4) Eski İstanbul (Bölüm 3)

Eski İstarbul (Bölüm 2) Eski İstarbul (Bölüm 1)   Nusretiye Camisi

   İstanbul Namazgâhları-6   İstanbul Namazgâhları-5   İstanbul Namazgâhları-4

   İstanbul Namazgâhları-3   İstanbul Namazgâhları-2   İstanbul Namazgâhları-1

   Yeni Cami Hünkâr Kasrı   Cami Alemleri   Sadaka Taşları

   Eb-ced Hesabı ve Tarih Düşürme   Sıbyan Mektebleri

   Tarihte İstanbul Depremleri (Bölüm 3)   Tarihte İstanbul Depremleri (Bölüm 2)

   Tarihte İstanbul Depremleri (Bölüm 1)


Çeşitli Konular

Bu bölüm çeşitli tarihi konulara yer verilecektir. İlk olarak zaman içerisinde bütün İstanbul'daki tarihi eserlin tahrib olmasına sebep olan "İstanbul Depremleri" yazısı verilmiştir.

© 2011-2019 | H.Veysel Güleryüz